Kısmi bölünmede devralan kurum iştirak hisselerinin bölünen kurum yerine bölünen kurum ortaklarına verilmesi nedeniyle yapılan sermaye azaltımı, vergilendirme açısından özellikli bir konudur. TTK’nın 473 ila 475 inci maddelerinde düzenlenen sermaye azaltımına yönelik yasal ve idari yönden vergisel bir düzenleme bulunmamakta olup, bu işlemin vergisel boyutu, vergi idaresinin vermiş olduğu özelgeler doğrultusunda ortaya konabilecektir. Vergi idaresinin bugüne kadar vermiş olduğu özelgeler göz önüne alındığında, sermaye azaltımı işleminin vergiye tabi olup olmadığı, vergiye tabi ise ne şekilde vergilendirileceği aşağıda belirtilen hususlar göz önüne alınmak suretiyle belirlenecektir:

  1. Sermaye azaltımının ortaklar tarafından nakden veya aynen yapılan ödemelerden karşılanması halinde, ortakların esas olarak işletmeye koydukları sermayeyi TTK hükümleri çerçevesinde geri almış olmaları nedeniyle mükellefiyet statüsüne bakılmaksızın vergilendirme işlemi yapılmayacaktır.
  2. Sermaye azaltımının sermayeye eklenmiş geçmiş yıl karlarından karşılanması halinde, sadece elde eden ortağın hukuki statüsüne göre kâr dağıtımına bağlı tevkifat uygulaması söz konusu olacaktır. Bununla birlikte Gelir Vergisi Kanunu’nun geçici 62’nci maddesinin (1) numaralı fıkrasının;
  3. (a) bendinde düzenlenen  “…31.12.1998 veya daha önceki tarihlerde sona eren hesap dönemlerinde elde ettikleri kazançların…”,
  4. (b) bendinde düzenlenen “ …(a) bendi kapsamı dışında kalan ve 31.12.2002 veya daha önceki tarihlerde sona eren hesap dönemlerinde elde edilen, kurumlar vergisinden istisna edilmiş kazançların…”ve
  5. (c) bendinde düzenlenen “…Geçici 61 inci madde kapsamında tevkifata tâbi tutulmuş kazançların(yatırım indiriminden yararlanan kazançların )…”sermayeye ilave edilen kısmının sermaye azaltımına konu edilerek dağıtılması halinde, kâr dağıtımına bağlı tevkifat uygulaması söz konusu olmayacaktır.
  6. Sermaye azaltımının sermayeye eklenmiş yedek akçelerden karşılanması halinde, sadece elde eden ortağın hukuki statüsüne göre kâr dağıtımına bağlı tevkifat uygulaması söz konusu olacaktır.
  7. Emisyon primi gibi şarta bağlı olmayan istisna kazançların sermayeye eklenmiş olması ve sermaye azaltımı yapılması halinde sadece elde eden ortağın hukuki statüsüne göre kâr dağıtımına bağlı tevkifat uygulaması söz konusu olacaktır.
  8. Sermaye azaltımının sermayeye eklenmiş enflasyon düzeltmesi farklarından, yeniden değerleme değer artış fonundan, maddi duran varlıklar yeniden değerleme artış fonundan, iştirakler yeniden değerleme artışlarından ve maliyet artış fonundan karşılanması halinde, bu tutarların işletmeden çekildiğinin kabulü ve işletmeden çekilen tutarların öncelikle kurumlar vergisine, vergi sonrası dağıtılan kazancın da elde edenin hukuki niteliğine göre kâr dağıtımına bağlı vergi kesintisine tabi tutulması gerekmektedir.
  9. Sermaye azaltımının Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 5’inci maddesinin (1) numaralı fıkrasının (e) bendi kapsamında istisna edilen kazançtan (beş yıllık süre içinde) karşılanması halinde, istisna kazanç işletmeden çekilmiş sayılacağından, istisna nedeniyle zamanında tahakkuk ettirilmeyen vergiler ziyaa uğramış sayılarak Vergi Usul Kanunu uyarınca vergi ziyaı cezası ve gecikme faizi ile birlikte tahsil edilecek ve daha sonra kâr dağıtımı hükümleri çerçevesinde ortakların statüsüne göre vergi kesintisi yapılacaktır.

Sermaye azaltımının yukarıda bahsedilen kalemlerin geçmiş yıl veya cari dönem zararlarına mahsubu suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda ise nakden veya hesaben bir ödeme bulunmadığından kâr payı dağıtımına bağlı vergi kesintisi yapılmaması gerekmektedir.

Sermaye azaltımı durumunda sermaye hesabı alt kalemlerinin vergilendirilmesine ilişkin olarak gerek kanunda gerekse 1 seri no.lu KVK Genel Tebliğinde bir belirleme yapılmamıştır. Bununla birlikte vergi idaresi vermiş olduğu özelgelerin tamamında sermaye azaltımının;

  1. Öncelikle, kurumlar vergisine ve vergi sonrası dağıtılan kazancın ise kâr dağıtımına bağlı vergi kesintisine tabi tutulacak hesaplardan karşılandığını,
  2. Devamında, sadece kâr dağıtımına bağlı vergi kesintisine tabi tutulacak hesapların kullanıldığını,
  3. Son olarak, işletmeden çekilmesi halinde vergilendirilmeyecek olan ayni ve nakdi sermayenin işletmeden çekildiğini

kabul etmektedir. Bununla birlikte vergi idaresi kısmi bölünme nedeniyle yapılan sermaye azaltımını yukarıda kalemler itibariyle vergilendirme usulü ortaya konan genel sermaye azaltımı uygulamasından farklı görmekte; sermaye azaltıma konu kalemlerin devralan şirkette sermayenin bir unsuru olarak yer alması ve ayrı şekilde görülmesi şartıyla bu işlemi işletmeden çekiş olarak değerlendirmemekte ve vergilendirmemektedir.

Vergi idaresinin vermiş olduğu bu görüş, uygulamada bir takım sorunları çözmüş olmakla birlikte vergi kanunlarının uygulaması açısından bünyesinde bir takım sorunlar barındırmaktadır. Şöyle ki, KVK’da düzenlenen kısmi bölünme işlemi esasında bir ayni sermaye koyma işlemidir. Bunu daha öncede belirttiğimiz üzere Kanunun 19 uncu maddesinin (3) numaralı fıkrasının (b) bendinde yer alan “…taşınmazlar ile en az iki tam yıl süreyle elde tutulan iştirak hisseleri ya da sahip oldukları üretim veya hizmet işletmelerinin bir veya birkaçını kayıtlı değerleri üzerinden aynî sermaye olarak mevcut veya yeni kurulacak tam mükellef bir sermaye şirketine devretmesi…” ifadesinden görebilmekteyiz. Ayni sermaye koyma işlemi özü itibariyle bölünen şirketlerin bilânçolarında yer alan taşınmazların ,en az iki tam yıl süreyle elde tutulan iştirak hisselerinin, üretim veya hizmet işletmelerinin devrini içerir. Ayrıca devre konu üretim ve hizmet işletmelerinde, bu işletmelerle ile doğrudan ilgili olan nakit, alacaklar, menkul kıymetler ve borçların da devri (bilançoda gösterilmek şartıyla) zorunludur. Yine devralan şirketin hisselerinin devreden şirketin ortaklarına verilmesi halinde, devredilen taşınmaz ve iştirak hisselerine ilişkin borçların da devri zorunludur. Bunun dışında kısmi bölünme işleminde bilanço değeri devredilemez.  Ancak söz konusu görüş, ayni sermaye koyma işlemini aşarak kısmi bölünmenin külli halefiyet kapsamında gerçekleştiğini kabul etmektedir. Zira azaltılan sermayenin alt hesaplarının devralan şirket nezdinde artırılacak sermayede sermayenin bir unsuru olarak yer alması ve ayrı şekilde görülmesi, işlemin kısmi külli halefiyet kapsamında yapıldığını göstermektedir. Böyle bir kabul vergilerin kanuniliği ilkesine aykırı düşmektedir. Dolayısıyla kısmi bölünme işleminde bölünen şirketin sermaye hesabı ile devralan şirketin ayni sermaye karşılığı artırdığı sermaye hesabı arasında ilişki kurulmaması gerekmektedir. Aslında Vergi idaresi de vermiş olduğu 18.03.2019 tarih ve 62030549-125[19-2018/460]-E.226698 sayılı özelgede kısmi bölünme işleminde özsermaye hesaplarının devredilemeyeceğini açıkça ifade etmiştir.

Kısmi külli halefiyet gözetilerek verilen “sermaye azaltıma konu kalemlerin devralan şirkette sermayenin bir unsuru olarak yer alması ve ayrı şekilde görülmesi şartıylabu işlemi işletmeden çekiş olarak değerlendirme” yönündeki vergi idaresi görüşü, sermaye hesabı alt kalemlerinin devralan şirket tarafından işlemin gerçekleştiği yılda veya izleyen yıllarda bu tutarı başka bir hesaba nakledilmesi veya işletmeden çekilmesi halinde, vergilemede büyük bir belirsizlik ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki; söz konusu görüşe göre, devralan şirketin ayrı hesaplarda gösterdiği kalemleri izleyen yıllarda başka bir hesaba nakletmesi veya işletmeden çekmesi halinde vergileme yapılacaktır. Peki bu vergileme bölünen şirket nezdinde mi yoksa devralan şirket nezdinde mi yapılacaktır? Esasında bu husus tartışılması gereken önemli bir konudur. Zira sermaye azaltımının vergilendirilmemesine ilişkin getirilen  “…sermaye azaltıma konu kalemlerin devralan şirkette sermayenin bir unsuru olarak yer alması ve ayrı şekilde görülmesi…” şartı devralan şirket tarafından yerine getirilebilecek veya bozulabilecek bir olgudur. Devralan şirketin bu şartı ihlal etmesi durumunda nezdinde vergilendirme işlemi yapılacak şirket ise sermaye azaltımının yapıldığı bölünen şirkettir.   Bölünen şirketin tasarruf hakkına sahip olmadığı hesaplarla ilgili olarak devralan şirket tarafından gerçekleştirilecek işlemlerden sorumlu tutulması ise vergilendirmenin mantığına aykırıdır. Vergilendirmenin devralan şirket bünyesinde yapılması ise mevcut yasal düzenlemeler ışığında mümkün değildir. Zira devralan şirketin sermaye azaltımına ilişkin bir işlemi bulunmamaktadır. Kısmi bölünme işleminin ayni sermaye koyma işlemi olduğunu görmezden gelerek kısmi külli halefiyet kapsamında gerçekleştiğini kabul edersek vergilemenin de devralan şirket nezdinde yapılacağı tabiidir.

Yukarıda yer alan açıklamalar dikkate alındığında, vergi idaresinin verdiği görüşün yasal bir alt yapıya ihtiyaç duyduğu ortaya çıkmaktadır. Sermaye azaltımının bölünme sözleşmesi yapılırken iki tarafın bilgisi dahilinde olduğu hususu göz önüne alındığında, bölünen şirketten devralınarak ayrı hesaplarda gösterilen kalemlerin izleyen yıllarda başka bir hesaba nakledilmesi veya işletmeden çekilmesi sonucu ortaya çıkan vergi yükünün yasada düzenlenecek bir sorumluluk müessesesi ile devralan şirket üzerinde bırakılmasının daha doğru olacağı kanaatindeyiz.

Sermaye tamamlama fonu uzun zamandır üzerinde durduğum, verilen idari görüşlerde vergiye tabi bir unsur olarak görülmesini daha önceki makalelerimde detaylı bir şekilde eleştirdiğim bir konudur. İdari bir düzenleme ile dahi çözülebilecek bu konudaki tereddütler geçtiğimiz hafta Meclise sevk edilen Hazineye Ait Taşınmaz Malların Değerlendirilmesi ve Katma Değer Vergisi Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifinin 23’üncü maddesi ile mükellefler lehine ortadan kaldırılmaktadır. Anılan düzenleme ile sermaye tamamlama fonu adı altında ortaklar tarafından şirketlere aktarılan tutarların kurum kazancının tespitinde dikkate alınmayacağı hüküm altına alınmaktadır. Peki bu düzenleme hangi sorunu çözmektedir? Teknik bir konu olduğu için bu yazımda bu noktaya nasıl gelindiğini açıklamak istiyorum.

Şirket ortakları şirketin önemli derecede sermaye kaybına uğradığı veya borca batıklık durumuna düştüğü durumlarda yasal mevzuat gereği şirkete sermaye avansı koymak zorunda kalabilirler. Uygulamada sermaye avansı, zarar telafi fonu, sermaye tamamlama fonu, ve benzeri adlar altında karşımıza çıkan bu uygulamanın yasal dayanağı olan Türk Ticaret Kanununun 376 ncı maddesidir. Borca batık yani teknik iflas durumunda olan şirketler mezkûr madde kapsamında sermaye tamamlama işlemini sermaye tamamlama fonu, zarar telafi fonu ve benzeri adlar altında bilançolarına yansıtmaktadırlar. Zarar sebebiyle şirketlere konulan söz konusu kaynaklar, ortaklarca şirketin devamlılığını sağlamak, borçluluk seviyesini azaltarak faiz giderlerini düşürmek amacıyla konulan ve genellikle 529-DİĞER SERMAYE YEDEKLERİ hesabı kullanılarak muhasebeleştirilen sermaye benzeri ödemelerdir.  Öte yandan Gelir Vergisi Kanunu’nun 38 inci maddesi hükmü aşağıdaki gibidir:

“Bilanço esasına göre ticari kazanç, teşebbüsdeki öz sermayenin hesap dönemi sonunda ve başındaki değerleri arasındaki müsbet farktır. Bu dönem zarfında sahip veya sahiplerce: 

  1. İşletmeye ilave olunan değerler bu farktan indirilir; 
  2. İşletmeden çekilen değerler ise farka ilave olunur. 

…”

Sermaye tamamlama fonunun niteliği ve anılan düzenleme göz önüne alındığında ortaklarca şirkete konulan sermaye tamamlama fonu, zarar telafi fonu ve benzeri kaynakların, sermaye benzeri kalem olduğundan bahisle gelir olarak değerlendirilmeyeceği sonucuna varılmaktadır. Bununla birlikte vergi idaresi vermiş olduğu özelgelelerde sermaye tamamlama fonu, zarar telafi fonu vb. adlarla işletmeye ortaklarca dahil edilen tutarların kurum kazancına eklenmesi gerektiği, avansı veren ortak açısından ise Türk Ticaret Kanunu hükümleri kapsamında sermayeye ilave edilmediğinden bahisle iştiraklerin maliyet bedeline eklenmesinin mümkün olmadığı, kanunen kabul edilmeyen gider olarak dikkate alınması gerektiğini belirtmiştirBüyük Mükellefler Vergi Dairesi Başkanlığı Mükellef Hizmetleri Grup Müdürlüğünün 12.02.2013 tarih ve 64597866-KDV-1/1-21 sayılı özelgesi ile Gelir İdaresi Başkanlığının 01.06.2012 tarih ve B.07.1.GİB.0.06.49-010.01-11 sayılı Özelgesi bu kapsamda örnek olarak verilebilecektir.

Vergi idaresinin özelgelerde vermiş olduğu “…avansın sermayeye ilave edilmemesi ve vergi mevzuatında bir istisna hükmü bulunmaması nedeniyle gelir olarak dikkate alınması…” şeklindeki idari görüş 15.09.2018 tarihinde yayımlanan 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanununun 376 ncı Maddesinin Uygulanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Tebliğin 9 uncu maddesinde yapılan açıklamalar ile daha tartışmalı bir duruma kavuşmuştur. Zira bu düzenleme ile sermayenin tamamlanması için verilen sermaye avansı artık ortaklar tarafından karşılıksız olarak verilmekte ve geri alınamamaktadır. Söz konusu düzenleme vergi idaresinin bakışından konuya bakıldığında, ortaklar tarafından geri alınması mümkün olmayan söz konusu tutarların şirket açısından gelir niteliğinde olduğu savını desteklemiştir. Diğer taraftan bu görüşe katılmayanların bakış açısından konuya bakıldığında, söz konusu avansların karşılıksız olarak verilme ve geri alınamayacağına ilişin getirilen koşullarla Gelir Vergisi Kanununun 38 inci maddesinde yer alan hüküm birlikte değerlendirildiğinde sermaye benzeri bir niteliğe sahip olduğu görüşü de kabul görecek niteliğe kavuşmuştur.

Ortaya çıkan bu tereddütlü durum Torba yasa teklifinin 23 üncü maddesinde yapılan düzenleme ile ortadan kaldırılacak gibi gözükmektedir. Söz konusu düzenlemenin yasalaşması ile birlikte ortaklar tarafından sermaye tamamlama fonu olarak aktarılan tutarlar borç verme işlemi olarak kabul edilmemekte ve bu ödemenin karşılıksız bir ödeme niteliğini haiz olduğu belirtilmektedir. Ayrıca yapılan bu ödemeler, gelecekte yapılacak sermaye artırımına mahsuben bir avans olarak da nitelendirilmemektedir. Böylece ortaklarca şirketlere bu kapsamda aktarılan tutarların kurum kazancının tespitinde dikkate alınmaması sağlanmaktadır.

TBMM’ye sunulan 48 maddelik torba yasa teklifinde yer alan ve sermaye azaltımı düzenlemesi, içerdiği önem nedeniyle bir çok kişi ve kesim tarafından farklı yorum ve değerlendirmelere tabi tutulmaktadır. Bu yorum ve değerlendirmelerin bir çoğunda da maalesef haklılık payı var. Ben burada konuyla ilgili olarak yapılan yorum ve değerlendirmelerde görmediğim ancak yasa metninin Mecliste kabul edilmesi ile bana göre yasal bir dayanağada sahip olacak vergilendirme riskinden bahsedeceğim.

Bahsedeceğim vergilendirme riski şirketlerin kendi hisse senetlerini veya ortaklık paylarını iktisap etmeleri durumunda ortay çıkmakta. Bilindiği üzere GVK’nın 94/7 maddesine eklenen hüküm ile tam mükellef sermaye şirketlerinin iktisap ettikleri kendi hisse senetlerini veya ortaklık paylarını sermaye azaltımı yoluyla itfa etmeleri halinde, iktisap bedeli ile hisse senetlerinin veya ortaklık paylarının itibari değeri arasındaki fark tutar üzerinden %15 oranında vergi kesintisi yapılacaktır. Vergi güvenlik müessesi olarak getirilen söz konusu düzenleme ile şirket ortaklarının muavaazalı şirket hissesi satışlarının önüne geçilmek isteniyor. Bu yönüyle çok yerinde bir düzenleme. Ancak ilave vergilendirme riski sermaye azaltımı düzenlemesinin yasalaşması ile ortaya çıkıyor.

Torba yasadaki sermaye azaltımı düzenlemesinden anladığımız şirket sermayesinin alt kalemlerine bak en fazla vergilendirilebilir olandan başlamak üzere vergilendirme işlemlerini yap. Bu görüş vergi idaresinin özelgelerindeki görüşün aynısı. Daha önce belirttiğim gibi bir tek özkaynak kaleminin sermayeye eklendikten 5 tam yıl sonra yapılacak sermaye azaltımlarındaorantılama yoluna gidilmesi.

ASIL SORUM ŞU: Şirketlerin kendi hisselerini iktisap ettikten sonra bu hisse senetlerini sermaye azaltımı yoluyla itfa etmeleri durumunda vergi güvenlik müessesi kaynaklı % 15 vergi kesintisine ilave olarak birde sermaye hesabı alt unsurlarının vergisel durumu göz önüne alınarak sermaye azaltımında vergilendirme yapılacak mı? Bana sorarsanız yapılmamalı zira sermaye azaltımına konu hisse senetleri şirket tarafından bedeli ödenerek satın alındığından ödeme şekline bağlı olarakortaklarca konulan ayni veya nakdi sermaye niteliğine bürünmekte. B görüşün tam aksi savunulabilir mi? Tabiki de savunulabilir. Bir düzenlemenin vergi güvenlik müessesi olduğu, diğerinin ise sermaye azaltımı konusunu düzenlediği, bu nedenle sermaye azaltımında her halükarda mevcut sermayenin alt kalemleri dikkate alınarak işlem tesis edileceği savunulabilir. İşin kötüsü GVK’nın 94/7 maddesine eklenen hüküm gereği ödenen % 15 oranındaki vergi güvenlik müessesesi kaynaklı vergi herhangi bir vergiden mahsup edilemeyecek, matrahın tespitinde gider yazılamayacak veya iade konusu yapılamayacaktır.

Şirketlerin kendi hisse senetlerini veya ortaklık paylarını iktisap etmeleri düzenlemesinin Vergi Konseyinde görüşüldüğü dönemde kıymetli Haziruna belirttiğim bu çekincem sermaye azaltımının yasal alt yapıya kavuşması ile birlikte daha somut bir hale gelmiştir. Yasa metninin bu ve benzeri değerlendirme ve yorumları dikkate alınarak revize edilmesinde fayda var.

TCMB’nin en son Kasım/2021 dönemine ilişkin olarak açıklamış olduğu borç istatistiklerine göre Kasım sonu itibarıyla, kısa vadeli dış borç stoku, 2020 yıl sonuna göre % 8,6 oranında artışla 124,1 milyar ABD doları olarak gerçekleşmiştir. Bu dönemde, bankalar kaynaklı kısa vadeli dış borç stoku % 6,7 oranında azalarak 53,5 milyar ABD doları olurken, diğer sektörlerin kısa vadeli dış borç stoku % 25,4 oranında artarak 44,5 milyar ABD doları düzeyinde gerçekleşmiştir.

Borçlanma tutarındaki bu artışın elbetteki tek bir nedeni bulunmamaktadır. Son dönemdeki döviz kurlarındaki artışında borçlanma miktarını artırdığı önemli bir gerçektir. Bununla birlikte, ülkemizde şirketlerin borçlanmaya hevesli olduğu da bir gerçektir. Bu hususun temel bir nedeni vardır. Şirketler faaliyetleri ve yatırımları için ihtiyaç duyduğu finansmana iki yolla ulaşırlar. Bunlardan ilki şirket hissedarlarının şirkete sermaye koymaları veya elde edilen kazancın dağıtılmayarak şirket tarafından kullanılmasına izin verilmesidir. İkincisi ise borçlanmadır. Şirket hissedarları tarafından genellikle birinci yol tercih edilmek istenmez. Zira şirket hissedarları için eldeki kuş daldaki kuştan iyidir. Şirket hissedarlarının birinci yolu tercih etmediği bir durumda ikinci yol olan borçlanmaya gidilecektir. Borçlanma kaldıraç etkisi ve vergi tasarrufu etkisi nedeniyle de şirket hissedarları için cazip bir finansman yöntemidir. Ancak optimal sermaye yapısının gerektirdiği borçlanma tutarının aşılması durumunda, artan finansal riske bağlı olarak hem borçlanma hem de özkaynak maliyeti yükseleceğinden şirketler için temerrüd, iflas vb. olumsuz durumların doğması muhtemel olmaktadır.

Son dönemde ülkemizde şirket sermaye yapılarının belirlenmesinde vergi politikası etkin bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Bu durumun iki çarpıcı örneğini hatırlatmak isterim.  Birincisi 27.03.2015 tarihli ve 6637 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 8 inci maddesiyle KVK’nın 10 uncu maddesinin birinci fıkrasına eklenen (ı) bendidir. Sermaye artırımında indirim adıyla mevzuatımıza giren bu düzenlemede amaç şirket sermayelerinin güçlendirilmesidir. Söz konusu düzenlemeye göre finans, bankacılık ve sigortacılık sektörlerinde faaliyet gösteren kurumlar ile kamu iktisadi teşebbüsleri hariç olmak üzere sermaye şirketlerinin ilgili hesap dönemi içinde, ticaret siciline tescil edilmiş olan ödenmiş veya çıkarılmış sermaye tutarlarındaki nakdi sermaye artışları veya yeni kurulan sermaye şirketlerinde ödenmiş sermayenin nakit olarak karşılanan kısmı üzerinden Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından indirimden yararlanılan yıl için en son açıklanan “Bankalarca açılan TL cinsinden ticari kredilere uygulanan ağırlıklı yıllık ortalama faiz oranı” dikkate alınarak, ilgili hesap döneminin sonuna kadar hesaplanan tutarın %50’si kurum kazancının tespitinde beyanname üzerinden indirim konusu yapılmaktadır. Bu oran Kanun metninde ve Tebliğ düzenlemelerinde belirtilen belli hallerde % 0’a indiği gibi  %125’e kadar da çıkmaktadır.  

İkinci düzenleme ise KVK’nın 11’inci maddesinin (i) bendinde düzenlenen finanman gider kısıtlaması uygulamasıdır. Anılan düzenlemeye göre kredi kuruluşları, finansal kuruluşlar, finansal kiralama, faktoring ve finansman şirketleri dışında, kullanılan yabancı kaynakları öz kaynaklarını aşan işletmelerde, aşan kısma münhasır olmak üzere, yatırımın maliyetine eklenenler hariç, işletmede kullanılan yabancı kaynaklara ilişkin faiz, komisyon, vade farkı, kâr payı, kur farkı ve benzeri adlar altında yapılan gider ve maliyet unsurları toplamının %10’unu aşmamak üzere Cumhurbaşkanınca kararlaştırılan kısmı kurum kazancının tespitinde gider olarak dikkate alınamamaktadır. Cumhurbaşkanı bu yetkisini 4/2/2021 tarihli ve 31385 sayılı ResmiGazete’de yayımlanan 3/2/2021 tarihli ve 3490 sayılı Cumhurbaşkanı Kararıyla kullanmış olup bu Kararda 1/1/2021 tarihinden itibaren başlayan vergilendirme dönemi kazançlarına uygulanmak üzere söz konusu gider ve maliyet unsurlarının %10’unun kurum kazancının tespitinde indiriminin kabul edilmeyeceği düzenlenmiştir.

Bahsettiğimiz iki düzenlemeden ilki şirket sermaye yapısında özkaynağın artırılmasını amaçlarken, ikincisi borçlanmanın azaltılmasını hedeflemektedir. Her iki düzenlemede şirketler açısından önemli vergisel düzenlemeler olduğu için detaylı bir incelemeyi hakkediyorlar. Ancak düzenlemelerin kapsamı dikkate alındığında bu yazımızda sermaye artırımında indirim düzenlemesine ilişkin değerlendirmelere yer vereceğiz. Finansman gider kısıtlamasını ise bir başka yazımızda ele alacağız.

Sermaye artırım indirim düzenlemesi özkaynakla finansmanı teşvik noktasında en önemli düzenlemelerden biridir. Önemi her geçen gün şirket hissedarları ve yöneticileri için daha da anlaşıldığından son dönemde de kullanılma sıklığı da artmıştır. Ancak vergi mevzuatımıza girdiği 27.03.2015 tarihinden itibaren müteaddit defa kanun ve tebliğ düzenlemeleri ile değişikliklere uğramıştır. Bu kapsamda madde hükmüne en son 26.10.2021tarihinde 7338 sayılı kanunun 59 uncu maddesiyle “Nakdi sermaye artışlarının, yurt dışından getirilen nakitle karşılanan kısmı için bu oran %75 olarak uygulanır.” hükmü eklenmiştir. Peki bu son eklenen hükümle birlikte düzenleme eksikliklerinden ve uygulamada ortaya çıkardığı tereddütlü hususlarından arınmış mıdır? Cevabımız ne yazık ki olumsuz olacaktır. Bu kapsamda söz konusu düzenleme ile ilgili bu yazımızda ve bundan sonraki yazımızda yer vereceğimiz iyileştirmelerin yapılmasının, düzenlemenin mükellefler tarafından daha fazla kullanılmasına, böylece şirket sermaye yapısı içerisinde özkaynağı teşvik ederek şirket borçlanmasını önleyici yönde olan etkisinin artacağını düşünmekteyiz.

1-Söz konusu düzenlemenin mükellefler ve uygulayıcılar tarafından daha iyi anlaşılabilmesi ve hatalı uygulamaların azaltılması için öncelikle daha basit bir şekilde düzenlenmesi gerekmektedir. Nitekim düzenleme içerisinde yer alan bir çok farklı oran uygulaması ve indirimin hesaplanma şekli hatalı uygulamalara sebebiyet vermekte ve uygulamanın cazibesini azaltmaktadır. Basit bir örnek vermek gerekirse; nakdi olarak artırılan sermayenin, yatırım teşvik belgeli üretim ve sanayi tesisleri ile bu tesislere ait makine ve teçhizat yatırımlarında ve/veya bu tesislerin inşasına tahsis edilen arsa ve arazi yatırımlarında kullanılması durumunda, yatırım teşvik belgesinde yer alan sabit yatırım tutarı ile sınırlı olmak üzere 25 puan ilave edilmek suretiyle söz konusu indirim uygulanacaktır. Ancak artırılan sermayenin bu şekilde kullanıldığı mükellefin yasal defter ve belgelerinden nasıl tespit edilecektir? Bu gibi örnekleri artırmak mümkündür. Diğer taraftan indirimin hesaplanma yöntemi de mükellefler ve uygulayıcılar açısından hata yapmaya müsait bir ortam hazırlamaktadır. Hesaplamada birden fazla verinin dikkate alınması, sermayenin tescil tarihi ile paranın banka hesabına yatırılma tarihlerine göre hesaplamaların değişmesi gibi hususlar kanaatimizce düzenlemenin asıl amacını baltalamaktadır. Bu nedenle daha artırılan sermaye tutarının belli bir oranı gibi basit bir hesaplama yönteminin ve tek bir oran (örneğin % 100) dahilinde indirimin sunulmasının düzenlemeyi teşvik yönünden daha etkili olacağını düşünmekteyim.

2- Düzenlemede genel indirim oranı olarak sunulan % 50’lik oran borçlanmanın vergi tasarruf etkisi göz önüne alındığında düzenlemenin cazibesini olumsuz yönde etkilemektedir. Örneğin 1.000 birim hasılatı 400 birim maliyet ve gideri olan bir işletmenin  % 20 faiz oranından 100 birim borçlandığı durum ile borçlanmak yerine şirket hissedarları tarafından 100 birimlik nakdi sermaye konulduğu durumu birlikte ele alalım. Birinci durumda şirketin (1.000-400) 600 birim ticari kazancı üzerinden borçlanma nedeniyle ortaya çıkan 20 birimlik finansman gideri düşüldüğünde vergilendirilebilir kazanç tutarı 580 birim olarak hesaplanacaktır. İkinci durumda ise 100 birim nakdi sermaye artırımı karşılığında 600 birim ticari kazanç üzerinden 2021 yılına ilişkin ticari krediler faiz oranına göre ve sürenin 12 ay olarak dikkate alınması durumunda dahi [100 birim x 0,2452 x 0,50 x (12/12)]=12,26 TL’lik indirim imkanına sahip olunmaktadır. Bu durumda 600 birim ticari kazanç üzerinden 12,26 birimlik indirim teşviğinin düşülmesi durumunda vergilendirilebilir kazanç tutarı 587,74 birim olarak hesaplanacaktır. Böyle bir durumda rasyonel bir şirket yöneticisi sizce sermaye artırım indirimini tercih eder mi? Kaldı ki söz konusu indirimin matrah üzerinden yapıldığı göz önüne alındığında, ilgili yılda vergiye tabi kazancı oluşmayan veya oluşmakla birlikte indirim tutarını telafi edemeyen şirketler açısından indirim düzenlemesinin hiçbir sonucu bulunmamaktadır. Bu nedenle söz konusu indirim oranının borçlanma oranını aşacak bir oranda; en azından % 100 olarak uygulanması gerekmektedir. Bu kapsamda genel oranın her yıl sirkülerle ayrıca belirlenmesinin faydalı olacağını düşünmekteyim.

3-İndirim uygulamasının sınırsız uygulanması da önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu düzenlemeye göre sermaye şirketlerinin gerçekleştirdikleri nakdi sermaye artışları üzerinden, nakdi sermaye artışının yapıldığı hesap döneminden itibaren başlamak üzere izleyen her bir hesap dönemi için ayrı ayrı indirim uygulamasından yararlanabilmeleri mümkündür. Ancak düzenlemede yer alan bu imkan uzun vadede hem vergi gelirleri üzerine olumsuz bir etki yaratmakta hem de tarh zamanaşımı ve defter belge ibraz yükümlülük süreleri düşünüldüğünde vergi incelemesi açısından güçlükler doğurabilmektedir. Bu nedenle sermaye artırımı sonucunda mükelleflere tanınan bahse konu sınırsız indirim imkânının terkedilerek bunun yerine yararlanılan indirim tutarının arttırılan sermaye tutarı ile sınırlandırılmasını önermekteyim.

4-Emisyon primi de indirim uygulaması açısından değinilmesi gereken bir konudur. Bilançoda yer alan öz sermaye kalemlerinin sermayeye eklenmesinden kaynaklanan sermaye artışları şirkete nakit girişi sağlamadığından dolayı, nakdi sermaye artırımında indirim uygulamasından yararlanamamaktadır. Ancak bu durum özkaynaklar içinde “Kanuni Yedek Akçeler” hesabı altında “Emisyon primi” hesabı açılarak takip edilen ve şirketin mali gücünün artmasını sağlayan sermaye kalemi için geçerli değildir. Payların primli olarak satışı sonucunda işletmeye nakit girişi sağlanacağından, primli pay satışının yarattığı etki bakımından nakit sermaye artırımından farkı bulunmamaktadır. Bu nedenle, emisyon primi yaratılan nakit sermaye artışlarında; teşvik tutarının tescil edilen sermaye artışı ve yaratılan emisyon primi toplamı üzerinden hesaplanacağı hususu belirtilmelidir. Diğer taraftan, bu şekilde yaratılan emisyon primlerinin ortaklara iade edilmesi ya da kar dağıtımına konu edilerek işletmeden çekilmesi durumunda, işletmeden çekilen kısım için çekildiği ayı izleyen aydan itibaren bu indirimden yararlanılmasının mümkün olmayacağı belirtilmelidir.

Sermaye artırım indirimi ile ilgili iyileştirici önerilerim bunlarla sınırlı değildir. Ancak yazının daha uzun hale gelerek sizleri sıkmaması adına diğer önerilerime bir sonraki yazımda yer vereceğim. 

Şirket sermaye yapılarının belirlenmesinde etkin bir şekilde kullanılmaya başlanan vergi politikasının yansıması olan sermaye artırım indirimi düzenlemesi ile ilgili iyileştirici önerilerimizden dördüne bir önceki yazımızda yer vermiştik. Bu yazımızda da söz konusu düzenlemeye eleştirel gözle bakarak iyileştirici diğer önerilerimize devam edeceğiz.

5- KVK’nın 10 uncu maddesinin birinci fıkrasının (ı) bendinin ikinci fıkrası ve 1 seri no.lu Kurumlar Vergisi Genel Tebliğinin (10.6.3.4.) bölümünde yer alan düzenlemeler uyarınca indirimden yararlanan sermaye şirketlerinin daha sonra sermaye azaltımı yapmaları halinde, nakdi sermaye artışının azaltılan sermaye tutarı kadarlık kısmı için sermaye azaltımına ilişkin kararın ticaret siciline tescil edildiği ayı izleyen aydan itibaren bu indirimden yararlanmaları mümkün bulunmamaktadır. Nakdi sermaye artışı yapılmadan önce sermaye şirketlerinin sermaye azaltımına gitmiş olmaları halinde ise, bu indirimin hesaplanmasında azaltılan sermaye tutarı kadarlık kısım dikkate alınmamaktadır.

Bahse konu düzenlemelerle nakit sermaye artırımı sonucunda özkaynaklarda oluşacak olumlu etkinin şirket ortaklarının iradesi doğrultusunda ortadan kaldırılmasına karşın sermaye artırım teşvikinden yararlanılması gibi çarpık bir durumun önlenmesi hedeflenmiştir. Ancak durum her zaman böyle değildir. Şöyle ki; sermaye azaltımı her zaman ortaklara sermaye iadesi şeklinde yapılmamakta, örneğin TTK’nın376 ncı maddesi kapsamında geçmiş yıllar zararlarının kapatılması amacıyla da sermaye azaltımı yapılabilmektedir.  Nakit sermaye artışı teşvikinin en önemli amaçlarından biri birikmiş zararları nedeniyle özkaynaklarını yitirmiş şirketlerin finansal sürdürülebilirliğinin sağlanmasıdır. TTK’nın 376 maddesi uygulaması kapsamında sermaye kaybı olan ya da borca batık durumunda bulunan şirketler zaten nakit çıkışı olmaksızın sermaye azaltmak zorunda kalmaktadır. Özellikle bu durumdaki şirketlerde sermaye artışı teşvik edilmesi gerekirken, sadece özkaynak kalemleri arasındaki hareketleri sermaye azaltımı olarak değerlendirmek nakit sermaye artışı indirimi uygulamasının amacına aykırı düşecektir.

Diğer taraftan bir mükellefin örneğin 15 -20 yıl önce yapmış olduğu bir sermaye azaltımının da sermaye artırım indiriminde indirimi azaltıcı bir unsur olarak dikkate alınması da kanımızca doğru bir yaklaşım olmacaktır.

Belirtilen nedenlerle sermaye artışına ilişkin indirimden yararlandıktan belirli bir süre geçtikten sonra (örneğin 10 yıl) ortaklara nakit çıkışı yapılan sermaye azaltımları ile sermaye artışından belirli bir süre önce (örneğin 2 yıl) ortaklara nakit çıkışı yapılan sermaye azaltımlarında azaltılan sermaye tutarının indirim hesabında dikkate alınmayacağı, nakit çıkışı olmayan sermaye azaltımlarının ise indirimi engellemeyeceği yönünde düzenleme yapılmasının sermaye artırımında indirim uygulamasının amacına uygun düşeceğini düşünmekteyiz.

6- Bilanço içi kalemlerin birbiri içinde mahsubu şeklinde gerçekleştirilen sermaye artışları nakdi artış olarak kabul edilmemektedir. Bu çerçevede vergi idaresi, nakit ihtiyacını karşılamak için ortaktan alınan borcun ödenmeyerek sermayeye ilave edilmesini bilanço içi mahsup olarak değerlendirmekte ve indirimden faydalanılamayacağına ilişkin görüşler vermektedir. Vergi idaresi vermiş olduğu 27.01.2020 tarih ve 47285862-125[10-2017/12]-4307 sayılı özelgeden itibaren, ortaktan alınan borcun ortağa geri ödenmesi ve ödenen bu tutarın ortak tarafından sermaye artırımı dolayısıyla kendisine isabet eden taahhüdün yerine getirilmesinde kullanılmasını da kabul etmemektedir. Esasında verilen görüş indirim düzenlemesinin amacına uygundur.Ancak düzenlemenin yasal sınırlar içerisinde yapılan borç alış verişini cezalandıran bir niteliğe bürünmemesi için peçeleme amacıyla yapılan işlem ile gerçek ödeme içeren işlemlerin birbirinden ayrılarak farklı değerlendirmelere tabi tutulması gerekmektedir. Fakat bu durumun uygulamada tespit edilmesi her zaman kolay değildir. Böyle bir durumda işlemin mahiyetini ortaya koyan bir bilirkişi raporu ile indirimin kullanımının uygunluğuna karar verilmesinin daha doğru bir yaklaşım olacağını düşünmekteyim.

7- Kanun lafzında şirket ortaklarınca veya KVK’nın12 nci maddesi kapsamında ortaklar ile ilişkili olan kişilerce kredi kullanılmak veya borç alınmak suretiyle gerçekleştirilen sermaye artışlarının indirim hesaplamasında dikkate alınmayacağı hüküm altına alınmakla birlikte, bu düzenlemede ortağın gerçek ya da tüzel kişi/yurtiçi veya yurtdışı kurum olması yönünden bir ayrıma gidilmemiştir. Zira vergi matrahının aşınmasını önlemek amacıyla yapılan bu düzenlemede ortağın niteliği düzenlemenin amacı açısından önem arz etmektedir.Ortağın gerçek kişi ya da yurtdışı mukimi olması halinde, sermaye artırımının ortakça kredi veya borçla finanse edilmiş olması, bu borç ya da kredini faiz giderleri nedeniyle ülkemizdeki vergi matrahı aşınmayacak, iştirak edilen şirketin sermaye artışı nedeniyle faiz indiriminden faydalanması mükerrer indirime yol açmayacaktır.  Bu nedenle ortaklarca veya KVK’nın 12 nci  maddesi kapsamında ortaklarla ilişkili olan kişilerce kredi kullanılmak veya borç alınmak suretiyle gerçekleştirilen sermaye artışlarının indirim hesaplamasında dikkate alınmayacağına ilişkin düzenlemelerin ortaklar yönünden genişletilerek, gerçek kişi ya da yurtdışı kurum ortaklarca kredi ya da borçla finanse edilen nakit sermaye artışlarının teşvikten yararlanması sağlanmalıdır.

8-Genel Tebliğinin (10.6.3.1.1.) bölümünde yapılan açıklamalar uyarınca, ortaklar tarafından sermaye avansı olarak verilen paranın sermaye artırım indiriminden faydalanabilmesi için, avansın banka hesabına yatırıldığı tarihin içinde bulunduğu hesap döneminin sonuna kadar bu tutarlarla ilgili sermaye artırımına ilişkin kararın ticaret siciline tescil ettirilmesi şarttır. Sermaye avanslarının takvim yılı sonuna kadar sermayeye dönüştürülmesi zorunluluğu, sermaye avansının yılbaşında verilmesi ile bu tarihten sonra yıl içinde herhangi bir tarihte verilmesi arasında süre yönünden eşitsizlik yaratmaktadır. Örneğin sermaye avansının 1 Ocakta verildiği durumda sermayeye dönüştürülmek için sahip olunan süre 364 gün iken, avansın 1 Aralık ta verilmesi durumunda bu süre 30 gün olacaktır. Süre yönünden ortaya çıkan bu eşitsizlik, Genel Tebliğde yapılacak bir düzenlemeyle avansın verildiği tarihten itibaren belirli bir süre içerisinde (örneğin 6 ay) sermayeye dönüştürülmesi şeklinde değiştirilerek giderilebilecektir.

TBMM’ye sunulan 48 maddelik torba yasa teklifinde belkide en dikkat çekici düzenleme sermaye azaltımında vergilendirmeyi içeren 22’nci madde. Vergi idaresinin muhtelif özelgelerle uygulamasına yön verdiği sermaye azaltımı işlemleri, bu madde ile vergi kanunları yönünden yasal dayanağa sahip olacaktır. Tasarıdaki madde hükmü incelendiğinde, sermayeye eklenen özsermaye kalemlerinin sermayeye eklendiği tarihten itibaren beş tam yıl geçtikten sonra sermaye azaltımına konu edilmesi durumunda, toplam sermayeye oranında vergilendirme işlemlerine tabi tutulacağına yönelik düzenleme dışında esasen yeni bir düzenleme içermemekte. Vergi idaresinin sermaye azaltımı ile ilgili bu zamana kadar vermiş olduğu özelgelerin madde metnine taşınması söz konusu. Sermaye azaltımının orantılanma yoluyla vergilendirme işlemlerine konu edilmesi ise yıllardır mükellefler ve temsilcileri tarafından dile getirilmekte. Haklı olan bu talebin madde metninde yer alması müspet bir durum olmakla birlikte vergi idaresinin peçeleme işlemlerini engellemek için getirdiği 5 yıllık süre şartının  uzunluğu düzenlemenin müspet tarafını zedelemekte.

Şirketler açısından çok önemli bir düzenleme olan söz konusu 22 nci maddeye ilişkin esasen çok konuşulması gereken husus var. Ancak ben burada düzenlemede çok önemli olarak değerlendirdiğim ve bana göre düzeltilmesi gereken bir eksiklikten bahsedeceğim. Bilindiği üzere şirket yeniden yapılandırmalarında sıkça başvurulan kısmi bölünme işlemlerinde devralan şirket hisselerinin bölünen şirket ortaklarına verildiği durumda sermaye azaltımınagidilmekte.. Böyle bir durumda daha önce özelgelerde yer alan, torba yasanın bu şekilde mecliste kabul edilmesi ile yasalaşacak vergi idaresi görüşü çerçevesinde sermaye azaltımı işleminin vergilendirilmesi gerekmekte.

Bir çok ülkede çeşitli teşvik düzenlemeleri ile özendirilmeye çalışılan kısmi bölünme işlemlerinin ülkemiz uygulamasında bu şekilde vergilendirilmesi, mükelleflerin bölünme işlemlerine yönelik mesafeli durmasına neden olmuştur. Bunun üzerine vergi idaresi bir ara formül bularak (İzmir ve Büyük Mükellefler Vergi Dairesi Başkanlıkları tarafından verilen özelgelerdeki görüştür.), sermaye azaltımına konu olan vergilendirilecek öz sermaye kalemlerini, devralan şirkette yapılacak sermaye artışında sermayenin bir unsuru olarak yer alması ve ayrı şekilde görülmesi şartıyla işletmeden çekilmiş saymamakta ve vergiye tabi tutmamaktaydı. İçeriği ayrıca tartışmaya konu bu özelge ile kısmi bölünme işlemlerindeki vergilendirme sorunu çözülmüştü. Taki torba yasadaki 22’nci maddeye kadar…

 Çünkü sermaye azaltımının vergi kanunları açısından yasal bir alt yapıya kavuşması, bizi bu işlemlerde artık anılan yasa hükmünün dikkate alınacağı sonucuna götürmektedir. Sermaye azaltımını içeren madde hükmü incelendiğinde vergilendirme yapılacak durumlar çok net bir şekilde ortadadır. Böyle bir düzenleme yürürlüğe girdikten sonra, kısmi bölünme işlemlerinde İzmir ve Büyük Mükellefler Vergi Dairesi Başkanlıklarınca verilen özelgelerin uygulanması mümkün değildir. Kanunda vergilendirileceği hüküm altına alınan sermaye azaltımı işlemini söz konusu özelgelerdeki görüş doğrultusunda vergilendirmemeyi seçenlerin ileride cezalı tarhiyatlarla karşı karşıya kalması muhtemeldir.

ÖNEMLE DUYURULUR!!!